TUTUKLULUKTA BİREYSEL BAŞVURU [3/2]

Tutukluluk halinde Anayasa Mahkemesi (“AYM”) nezdinde bireysel başvurunun usul ve esaslarının ele alındığı yazı dizisinin ikincisinde; tutukluluğun kanunda öngörülen azami süre veya makul süreyi aştığı iddiasıyla yapılan bireysel başvurular Anayasa, AYM, AİHM ve Türk ceza mevzuatı çerçevesinde açıklanacaktır.

Tutuklulukta Bireysel Başvuru[1/3] yazısının konusunu, ilk tutuklama kararı ve tutuklamanın şartlarının hukuki niteliğinin denetimine ilişkin bireysel başvuru şikâyeti oluşturmaktadır. Bu kapsamda AYM’nin ilk tutuklama kararının verilmesi ve tutuklamanın şartlarının hukuki denetimini yapmakla görevli olduğunu tespit ettikten sonra bu denetimin;

  • Suçun işlendiğine dair “kuvvetli belirti” bulunup bulunmadığı,

  • Tutuklama kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olguların gösterilip gösterilmediği,

  • Tutukluluğa ilişkin karine (katalog suçlar) öngörülmesi durumunda bile kişi özgürlüğüne müdahaleyi gerektiren somut olguların varlığının ikna edici biçimde ortaya konulup konulmadığı,

  • Temel hak ve özgürlüklerin sınırlama ölçütlerinden olan “ölçülülük” unsuru bağlamında adli kontrol tedbirinin değerlendirilmesi ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağının gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği,

  • Tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilip kişiselleştirilmediği

incelemesini içerdiği sonucuna ulaşmıştık. (Ayrıntılı bilgi için Tutuklulukta Bireysel Başvuru [1/3])

Tekrar belirtmek gerekir ki AYM, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece derece mahkemelerinin kararlarındaki kanunun yorumuna ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususlar bireysel başvuru incelemesinde ele almaz. Tutukluluk konusundaki kanun hükümlerinin yorumu ve somut olaylara uygulanması da derece mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamındadır. Ancak kanun veya Anayasa’ya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfilik halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren bu tür kararların bireysel başvuruda incelenmesi gerektiğini, aksinin kabulü bireysel başvurunun getiriliş amacıyla bağdaşmayacağını, dolayısıyla incelemenin bu çerçevede yapılması gerektiğini belirtmektedir (AYM. B.No: 2012/1137, 2.7.2013, § 48).

Serbest Bırakılmayı İsteme Hakkı

Anayasanın 19. maddesinde güvence altına alınan “serbest bırakılmayı” isteme hakkı uyarınca bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında tutuklu olan kişiler, ilgili yargı mercilerinden serbest bırakılmalarına karar verilmesini talep edebilir. Bu hakkın bir yansıması olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (“CMK”) 104. Maddesinin (1) numaralı fıkrasında şüpheli veya sanığın soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında salıverilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Yine CMK’nun 108. maddesinde tutukluluğun soruşturma ve kovuşturma evrelerinde belirli süreleri aşmayacak şekilde resen incelenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Yargı organlarınca, tutukluğun her aşamasında gerek kişinin serbest bırakılma talebi üzerine, gerekse resen yapılan incelemelerde, tutulmanın meşru nedenlerinin açıklanması Anayasanın 19. maddesinin yedinci fıkrasının bir gereğidir (Halas Aslan Başvurusu, B.No: 2014/4994, 16.2.2017, §76).

Tutuklu Kişilerin Makul Sürede Yargılanmayı İsteme Hakkı

Anılan Anayasa maddesinde ayrıca tutuklanan kişilerin “makul sürede yargılanmayı” isteme haklarına sahip olduğu ifade edilmiştir. Genel olarak yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması, Anayasanın 36. maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının konusudur. Kişilerin fiziksel hürriyetlerinin kısıtlanmasına ilişkin güvencelerin belirtildiği Anayasanın 19. maddesine göre öncelikle tutukluluğun makul süreyi aşmaması gerekir. Bununla birlikte maddenin tutuklu olarak sürdürülen yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması gerektiği ayrıca işaret ettiği de görülmektedir.

AYM’ye göre, hürriyeti kısıtlanarak yargılanan kişinin yargılamanın makul sürede bitirilmesindeki menfaati, işin doğası gereği diğerlerine göre daha fazladır. Anayasanın 19. maddesinde belirtilen tutuklu kişinin “makul sürede yargılanma” hakkı, Anayasanın 36. maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkına göre daha yüksek bir koruma sağlamaktadır. Buna göre tutuklu olarak sürdürülen soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin süratle sonuçlandırılması gerekir.

Güvence altına alınan “makul sürede yargılanmayı” ve “serbest bırakılmayı” isteme hakları birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır (Halas Aslan Başvurusu, B.No: 2014/4994, 16.2.2017, §66).

Bireysel başvuruda tutukluluğa ilişkin şikâyetlerinin incelenebilmesi için öncelikle başvurunun süresinde yapılmış olması gerekmektedir. Bundan sonra ise, tutukluluk süresinin makul olup olmadığının veya tutukluluk için kanunda öngörülen azami süreyi aşıp aşmadığının değerlendirilmesi yapılacaktır. Değerlendirme yapılabilmesi için de tutuklukta geçen sürenin başlangıcının ve sona erme tarihinin tespitinin yapılması önem taşımaktadır.

Tutukluluk Süresi

Tutukluluk süresinin makul olup olmadığı veya kanuni süreyi aşıp aşmadığı konusunda esas alınan tutukluluk süresi, kişinin özgürlüğünün fiilen kısıtlandığı tarihte başlayıp ilk derece mahkemesinin esas hakkındaki kararı tarihinde biten dönemdir. Bir başka deyişle tutukluk süresi, yakalama veya gözaltına alma ya da ilk kez tutuklanma anından serbest bırakılma anına ya da ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararına kadar geçen süreyi ifade eder.

Tutukluluk süresinin başlangıcı:

  • İlk kez yakalanıp gözaltına alındığı durumlarda bu tarih

  • Doğrudan Mahkeme tarafından tutuklandığı durumlarda ise tutuklama tarihi

esas alınmaktadır.

  • Yakalama sonunda bir tutuklama söz konusu ise, bu durumda sürenin başlangıcı yakalama tarihinden itibaren başlamaktadır.
  • Sürenin sonu ise, kural olarak kişinin fiilen serbest bırakıldığı ya da ilk derece mahkemesince hüküm verildiği tarih olarak kabul edilmektedir.

Belirtilen bu süreler arasında “bir suç isnadına bağlı olarak” tutuklulukta geçen sürenin makul olup olmadığının değerlendirilmesi yapılmaktadır (AYM. B.No: 2012/1137, 2.7.2013, § 66).

Hükümözü – Hükme Bağlı Tutma

Sanık hakkında ilk derece mahkemesi tarafından mahkûmiyet hükmü kurulduktan sonra devam eden özgürlük kısıtlaması ise tutukluluk süresi olarak kabul edilmemektedir. Kişi serbest bırakılmadan yargılandığı davada ilk derece mahkemesinin kararıyla mahkûm olmuşsa, mahkûmiyet tarihi itibarıyla tutukluluk hali sona ermektedir. Çünkü bu durumda kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmakta, “bir hükme bağlı tutma” kapsamına girmektedir. Mahkûmiyetle birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk hali sona ermektedir. AİHM, ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm olan bir sanığın, söz konusu mahkûmiyet kararından sonraki tutulmasını Sözleşme’nin 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükmü uyarınca “mahkûmiyet sonrası tutma”, yani infaz olarak değerlendirmekte ve tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır(AYM. B.No: 2012/726, 2.7.2013, § 33).

AYM, kanuni tutukluluk süresinin aşıldığına ilişkin şikâyetleri Anayasanın 19. maddesinin üçüncü fıkrası, tutukluluk süresinin makullüğü ile ilgili şikâyetleri ise Anayasanın 19. maddesinin yedinci fıkrası açısından değerlendirme yapmaktadır.

Tutukluluğun Uzun Sürdüğü veya Makul Süreyi Aştığı Şikâyetiyle Yapılan Bireysel Başvurularda Anayasa Mahkemesinin Görevi

Tutukluluğun uzun sürdüğü veya makul süreyi aştığı şikâyetiyle yapılan bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesinin görevi, derece mahkemelerince verilen tutuklama ve tutukluğun devamına ilişkin kararlarda açıklanan gerekçeleri inceleyerek bu gerekçelerin somut olayın özelliklerine göre ilgili ve yeterli olup olmadığını ayrıca özen yükümlülüğüne uyulup uyulmadığını incelemektir. Bu denetim sonunda tutukluluğa ilişkin gerekçelerin, başvurucuların hürriyetlerinin kısıtlanmasının meşru nedenlerinin ortaya konulması bakımından ilgili ve yeterli olmadığı veya tutuklu olarak sürdürülen soruşturma/kovuşturma süreçlerinin kamu organlarının özen yükümlülüğü ile bağdaşmayan tutumları nedeniyle tamamlanmadığı kanaatine varılırsa tutukluğun makul süreyi aştığı sonucuna ulaşacaktır (Halas Aslan Başvurusu, B.No: 2014/4994, 16.2.2017, §82,83).

Kanuni tutukluluk süresi ile tutukluluk süresinin makul olup olmadığı hususları birbiriyle aynı mahiyette olmadıklarından farklı hukuki değerlendirmeye tabidirler.

Farklı hukuki değerlendirmeye tabi olmak ne demek, kanuni tutukluluk süresinin aşıldığı iddiası ile makul süre iddiasının hukuki denetimi nasıl oluyor, ayrı başlıklar halinde inceleyelim.

Kanuni Tutukluluk Süresinin Aşılması (Anayasa’nın 19. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası)

Ceza Muhakemesi Kanun’un (“CMK”) 102. maddesinin 2. fıkrasında, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresinin en çok iki yıl olduğu ve bu sürenin zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabileceği, ancak uzatma süresinin toplam üç yılı geçemeyeceği belirtilmiş olduğundan, uzatma süreleri dâhil toplam tutukluluk süresi azami beş yıldır (bkz: Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.4.2011 tarih ve E.2011/1-51, K.2011/42 sayılı kararı). AYM, beş yılı aşan tutukluluk süresinde başka hiçbir araştırma yapmadan Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir (AYM. B. No: 2012/1137, 2.7.2013, § 53).

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde azami tutukluluk süresi kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından en fazla 5 yıldır. Yoksa aynı dosya kapsamında ayrı ayrı her bir suç için 5 yıl değildir (Mahkemelerin zaman zaman ayrı ayrı 5 yıl şeklinde yorumladıkları da olmuştur). Ancak kanunun öngördüğü toplam 5 yıllık sürenin dolmamış olması sebebiyle tutukluluk süresinin uzun olmadığı da ileri sürülemeyecektir. Bu sürenin altında kalan tutukluluk süreleri de pekâlâ uzun olabilecektir.

Nitekim AYM de bir kararında Anayasanın 19. maddesi tutuklulukta makul süreyi güvence altına aldığını, dolayısıyla kanunla tutukluluk süresi için getirilen üst sınırların makul sürenin aşılmadığı istisnai durumlar için geçerli olabileceğini ve hiçbir şekilde kişinin bu süre doluncaya kadar tutulabileceği anlamına gelmeyeceğini belirtmiştir. Mahkeme, aksine üst sınırın aşılmadığı durumlarda dahi, tutukluluğun makul süreyi aştığı durumlarda, anayasal hakkın ihlal edildiği sonucuna varılacağını ortaya koymuştur (AYM. B. No: 2012/239, 2.7.2013, § 51).

Tutukluluk Süresinin Makullüğü, Uzun Tutukluluk Süresi (Anayasa’nın 19. Maddesinin Yedinci Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası)

AİHM göre tutukluluk süresinin makul olup olmadığı soyut olarak değerlendirilemez. Bu değerlendirmenin her olayın şartlarına göre yapılması zorunludur. Bir olayda tutukluğun devamı Masumiyet karinesine rağmen kişi özgürlüğü kuralına karşı üstün gelen gerçek bir kamu yararı bulunduğuna dair olaya özel belirtilerin bulunması halinde haklı görülebilir (Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6.4.2000, § 152). Anayasanın 38. maddesinde “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” şeklinde ifadesini bulan masumiyet karinesi, yargılama süresince kişinin hürriyetinin esas, tutukluğun ise istisna olmasını gerektirmektedir. Masumiyet karinesine rağmen tutukluluğun devamı, ancak kişi hürriyetine nazaran daha ağır bir kamu yararının mevcut olması durumunda haklı görülebilir. Bu nedenle bir davada tutukluluğun makul süreyi aşmamasını gözetmek, öncelikle derece mahkemelerinin görevidir. Bu amaçla belirtilen kamu yararı gereğini etkileyen tüm olayların derece mahkemeleri tarafından değerlendirilmesi ile serbest bırakılma taleplerine ilişkin kararlarda bu olgu ve olayların ortaya konulması gerekir (AYM, Murat Narman, B. No:2012/1137, 2.7.2013, § 61-62).

AİHM, yalnızca bir ceza soruşturması veya kovuşturması çerçevesinde, kişinin suç işlediğine dair şüphenin bulunması halinde yetkili adli makamı huzuruna çıkarılması amacıyla tutuklanabileceği yönündeki içtihadını (Jecius/Litvanya, B. No: 3478/97, 31.7.2000, §50; Wloch/Polonya, B. No:27785/95, 19.10.2000, § 108) yakın dönemde verdiği Buzadjı/Moldova [BD], (B.No:23755/07, 5.7.2016) kararında geliştirmiştir. Buna göre ilk tutuklama kararından itibaren suçun işlendiğine ilişkin makul şüphenin varlığı yanında tutuklamaya ilişkin nedenlerin bulunduğunun “ilgili” ve “yeterli” gerekçelerle ortaya konulması gerekir.

AİHM, tutukluluğun devamını meşru kılan makul dört temel belirlemiştir. Bunlar:

  • Sanığın duruşmaya çıkmama (kaçma) tehlikesi (Stögmüller/Avusturya, B. No:1602/62, 10.11.1969, hukuki gerekçe bölümü 15),

  • Sanığın serbest bırakıldıktan sonra adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda önlemler alabilecek olma tehlikesi (Tanık ve delilleri karartma şüphesi) (Wemhoff/Almanya, B. No:2122/64, 27.6.1968, hukuki gerekçe bölümü 14),

  • Tekrar suç işleme tehlikesi (Matznetter/Avusturya, B. No:2178/64, 10.11.1969, hukuki gerekçe bölümü 7),

  • Kamu düzenini bozma tehlikesi (Letellier/Fransa, B. No:12369/86, 26.6.1991, § 51).

Kuvvetli suç şüphesi, tutuklama için bir ön şart olup varlığını tutukluğun her aşamasında korumalıdır. Tutmanın bir amacı da kişi hakkında şüpheleri teyit etmek veya çürütmek suretiyle ceza soruşturmasını/kovuşturmasını ilerletmektir (Dursun Çiçek B. No:2012/1108, 16.7.2014 §87). Soruşturma/kovuşturma süreci ilerledikçe kişi hakkındaki suç şüphesini doğrulayacak ya da ortadan kaldıracak delillere erişilecektir. Bu nedenle belirli bir süre geçtikten sonra tutukluğun devamına ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun somut olgularla birlikte açıklanması gerekir. Tutukluğun herhangi bir aşamasında, kişinin tutuklu olduğu suç yönünden kuvvetli suç şüphesini gösteren olgular ortadan kalkmışsa artık tutmanın meşru bir amacının bulunduğu söylenemez.

Başlangıçtaki tutuklama nedenleri ile tutukluluğun devamına ilişkin kararların nedenleri aynı olamaz. Soruşturma/kovuşturma sürecinde deliller toplandıkça artık delillere etki edilebilmesi imkânı ortadan kalkmakta ya da zorlaşmaktadır. Ayrıca isnat edilen suç dolayısıyla belirli bir süre hürriyetinden yoksun kalan ve bu itibarla yargılama sonunda alınması muhtemel cezanın en azından bir bölümünü karşılayacak kadar tutulan kimsenin kaçma ihtimalinin başlangıçtakine göre azaldığı da söylenebilir. Bu nedenle belirli bir süreyi aşan tutukluğa ilişkin devam kararlarında tutuklama nedenlerinin soyut olarak belirtilmesi yeterli değildir(İlk tutuklama kararı verilirken de soyut gösterilmesi yeterli değildir). Tutukluğun devamına ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerinin somut olgulara dayalı olarak açıklanması ve olayın koşullarında neden zorunlu olduğunun ortaya konulması gerekir. Tutukluluk devam ettikçe bir taraftan bireye düşen yükümlülük artarken diğer taraftan tutulmanın dayandığı meşru amaç zayıfladığından, tutuklunun devamı kararlarında davanın genel durumunun yanında, tutuklu kişinin özel durumu da dikkate alınmalı, bu anlamda tutuklama nedenleri kişiselleştirilmelidir (Hanifi Avcı, B. No: 2013/2814, 18.6.2014, §70)

Olağan Kanun Yollarının Tüketilmesi Gerekliliği

AYM nezdinde bireysel başvuruda bulunabilmek için ihlale neden olduğu iddia edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir. Ancak tüketilmesi gereken başvuru yollarının ulaşılabilir olmaları yanında, telafi kabiliyetini haiz ve tüketildiklerinde başvurucunun şikâyetlerine gidermede makul başarı şansı tanımaları gerekir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek başına yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en azından etkili olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir.

Azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle tutukluluğun yasal dayanağının kalmadığı veya tutukluluğun makul süreyi aştığı iddia edildiğinde doğrudan bireysel başvuruya gidilemeyecektir. Çünkü;

CMK’nun tazminat isteminin düzenlendiği 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre, kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğun devamına karar verilenler ile kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen kişilerin, maddi ve manevi her türlü zararlarını Devletten isteyebilecekleri düzenlenmiştir.

AYM, bu yasal olanağın başvurucunun şikâyetiyle ilgili bir çözüm getirip getirmediğini olayın özelliğine göre incelemektedir.

AYM içtihadı; asıl davanın sonuçlanmamış olması halinde, CMK m.141’de öngörülen tazminat davası açma imkânının tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olmadığı, ancak asıl davanın sonuçlandığı veya ilk derece mahkemesince verilen mahkûmiyet hükmünün kesinleştiği durumlarda CMK m.141’de öngörülen iç hukuk yolunun tüketilmesi gerektiği yönündeydi (02.07.2013 tarihli ve 2012/239 sayılı Ramazan Aras ile 02.07.2013 tarihli ve 2012/521 sayılı Burak Döner).

20 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 29.09.2016 tarihli ve 2014/6500 sayılı İrfan Gerçek kararında Anayasa Mahkemesi; tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiası bakımından CMK m.141’de öngörülen tazminat yolunun bireysel başvuru öncesinde tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olup olmadığını değerlendirirken bu içtihadından ayrılmış ve makul süreyi aşan tutukluluk sürelerine ilişkin “asıl davanın sonuçlanması veya bu davada verilecek kararın kesinleşmesi beklenmeksizin” CMK m.141 uyarınca tazminat talebinde bulunulmasının mümkün olduğunu belirtmiştir.

Konuya ilişkin AYM içtihadının oluştuğu tarihten sonra yakın dönemde yerleşik bir hâl alan Yargıtay uygulaması dikkate alınmıştır. Yargıtay kararlarından (Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin içtihada dönüşen;

29.02.2016 tarihli, 2015/2851 E. ve 2016/3143 K.

14.12.2015 tarihli, 2014/19906 E. ve 2015/19237 K.

29.09.2015 tarihli, 2015/201 E. ve 2015/13994 K.

28.09.2015 tarihli, 2014/22510 E. ve 2015/13907 K.

16.06.2015 tarihli, 2014/6167 E. ve 2015/10867 K.

08.06.2015 tarihli, 2014/23346 E. ve 2015/10032 K.

09.03.2015 tarihli, 2014/15450 E. ve 2015/4363 K.)

anlaşılacağı üzere tutuklamanın uzun sürmesi ve dolayısıyla tutukluluğun kanunda öngörülen azami veya makul süreyi aşması nedeniyle açılacak tazminat davalarında, asıl davanın sonuçlanması ya da bu davada verilecek kararın kesinleşmesi beklenmeden CMK’nun 141. maddesi hükümlerine göre tazminat talep edilmesi mümkün bulunmaktadır

Tutukluluk hâli sona erdikten sonra tutuklama süresinin makul olmadığını iddia eden bir başvurucunun, devam eden tutukluluk hâlinden farklı olarak, iddia edilen ihlalin tespitini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir hukuk yolu mevcut ise bu yolu tüketmesi gerekir (bkz: Gavril Yossifov/Bulgaristan, B. No:74012/01, 6.11.2008, § 40; Rahmani ve Dinevac/Bulgaristan, B. No: 20116/08, 10.5.2012, § 66; Şefik Demir/Türkiye, B. No: 51770/07, 16.10.2012, § 23).

Başvurucunun “tutuklunun makul sürede yargılanma ve serbest bırakılma” hakkının ihlal edildiği iddiası bireysel başvuru yapılmadan önce, maddi veya manevi her türlü zararının giderilmesi amacıyla tazminat talebinde bulunulması gerekmektedir.

Bu sebeple, yalnızca Anayasa m.19/7-8’de düzenlenen “tutuklunun makul sürede yargılanma ve serbest bırakılma” hakkı uyarınca yapılan bireysel başvurularda CMK m.141’de öngörülen tazminat yolunun tüketilmesi zorunludur.

Oysa Anayasa m.19/3 ile güvence altına alınan “tutuklamanın hukukiliği” kapsamında yapılan bireysel başvurularda, CMK m.141 uyarınca öngörülen tazminat yolunun tüketilmesi şart değildir. Dolayısıyla,

  • Tutuklamanın hukuki olmadığı,

  • Kanuni dayanağının kalmadığı/tükendiği,

  • Kişi özgürlüğüne müdahaleyi gerektirecek somut olguların var olmadığı veya

  • Tutuklama tedbirinin adli kontrol tedbirlerine dönüştürülmesinde tatbik edilen koşulların ölçülü olmadığı

iddiaları ile yapılan bireysel başvurularda, CMK m.141’de öngörülen tazminat yolunun başvurucu için etkili ve uygun bir telafi imkânı sağlamayacağı ileri sürülebilecektir.

ALİ ATAY

Bilgi paylaştıkça çoğalan bir hazinedir

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Follow

Get the latest posts delivered to your mailbox: