TUTUKLULUKTA BİREYSEL BAŞVURU [3/3]

Tutukluluk halinde Anayasa Mahkemesi (“AYM”) nezdinde Bireysel Başvurunun usul ve esaslarının ele alındığı yazı dizisinin

Birincisinde; ilk tutuklama kararı ve tutuklamanın şartlarının hukuki niteliğinin denetimi,

İkincisinde; tutukluluğun kanunda öngörülen azami veya makul süreyi aşıp aşmadığının denetimi konularını ele almıştık.

Bu yazıda ise başta Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”) ve AYM kararları olmak üzere Türk ceza mevzuatı çerçevesinde tutuklama kararlarının gerekçeli olması ilkesi (ilk tutuklama kararında ve tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda)  ele alınmıştır. Bu kapsamda öncelikle gerekçeli karar hakkı açıklanacaktır.

Gerekçeli Karar Hakkı (Gerekçe Gösterme Zorunluluğu / Need for reasons)

(AY m.19, 36, 141-; CMK m. 34, 101, 230, 232; AİHS m.5,  6.)

Genel olarak mahkeme kararlarının gerekçeli olması ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (“AİHS”) 6. maddesi (Adil Yargılanma Hakkı)(1) ve Anayasamızın 36. (Hak Arama Hürriyeti başlıklı Adil Yargılanma Hakkını düzenlemektedir) ve 141. (Duruşmaların Açık ve Kararların Gerekçeli Olmasını düzenlemektedir) maddelerinin bir gereği olup, adil yargılanma hakkının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Özelde ise kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bağlamında tutuklama kararlarının gerekçeli olması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun (“CMK”)’un 34. (Kararların Gerekçeli Olması zorunluluğunu düzenlemektedir) 101. maddesinin 2. fıkrası (tutuklama kararında nelerin yer alacağını düzenlemektedir), 230 ve 232. (Hükmün Gerekçesinde Gösterilmesi Gereken Hususları düzenlemektedir) maddelerinde, Anayasamızın 19. maddesi (Kişi Özgürlüğü ve Güvenliğini düzenlemektedir) ve AİHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının (Özgürlük ve Güvenlik Hakkını düzenlemektedir) bir sonucudur.

Anayasa Mahkemesinin Gerekçeli Karar Hakkı ile İlgili Değerlendirmeleri

Gerekçeli karar hakkı adil yargılanma hakkının somut görünümlerinden biri olup AYM de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında ilgili hükmü Sözleşme(AİHS)’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen gerekçeli karar hakkı gibi ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Ayrıca hakkaniyete uygun yargılamanın bir unsuru olan gerekçeli karar hakkı Anayasa’nın 141. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, mahkemelerin uyması gereken bir yükümlülük olarak düzenlenmiştir (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 38).

Anayasanın 141. maddesinde güvence altına alınan gerekçeli karar hakkı, mahkeme kararlarında kararların dayandığı hukuki gerekçenin yeterli açıklıkta gösterilmesini gerektirir. Bununla birlikte mahkeme kararlarının gerekçesinde tarafların tüm iddialarının ayrıntılı bir biçimde tartışılması zorunluluğu bulunmamaktadır. Gerekçenin ayrıntısı davanın niteliğine göre değişmekle birlikte kararın hüküm kısmına dayanak oluşturacak hukuki bir gerekçenin kısa ve özet de olsa bulunmasının zorunlu olduğu açıktır (B. No: 2012/1034, 20/3/2014, § 33).

Kararların gerekçeli olması, davanın taraflarının mahkeme kararının dayanağını öğrenerek mahkemelere ve genel olarak yargıya güven duymalarını sağladığı gibi, tarafların kanun yoluna etkili başvuru yapmalarını mümkün hale getiren en önemli faktörlerdendir. Gerekçesi bilinmeyen bir karara karşı gidilecek kanun yolunun etkin kullanılması mümkün olmayacağı gibi bahsedilen kanun yolunda yapılacak incelemenin de etkin olması beklenemez (B. No: 2012/1034, 20/3/2014, § 34, Tahir Gökatalay, B. No: 2013/1780, 20/3/2013, § 67).

Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından biri olmakla beraber bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddialarının cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır. Bunun yanı sıra kanun yolu mahkemelerince verilen karar gerekçelerinin ayrıntılı olmaması da bu hakkın ihlal edildiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Kanun yolu mahkemelerince verilen bu tür kararların, ilk derece mahkemesi kararlarında yer verilen gerekçelerin kabul edilmiş olduğu şeklinde yorumlanması uygun olup bu durumda üst dereceli mahkeme tarafından önceki mahkeme kararının gerekçesinin benimsendiği kabul edilmelidir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Ltd. Şti., B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 26, benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Van de Hurk/Hollanda, B. No: 16034/90, 19/4/1994, § 61).

Tutuklulukta Gerekçeli Karar Hakkının Görünümleri

Anayasa’nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası, yakalama veya tutuklama yoluyla özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiye özgürlüğünden yoksun bırakılmanın yasaya uygunluğuyla ilgili olarak yetkili bir yargı merciine başvurma hakkı tanımaktadır. Hürriyeti kısıtlanan kişinin başvurusuyla ilgili değerlendirmenin yargısal nitelik taşıması ve itirazları bakımından uygun güvenceleri sağlaması gerekir. Bu kapsamda ilk temel teminat, esas ve usul yönünden tutukluluğun yasaya aykırı olup olmadığının hâkim önünde gerçekleşen duruşmalarda etkili olarak incelenmesini talep etme hakkıdır. Bu hüküm aynı şekilde tutukluluk halinin gerekli olup olmadığının hızlı bir şekilde tespit edilmesini gerektirir (Çatal/Türkiye, B. No. 26808/08, 17/4/2012, § 32,33; A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], B. No. 3455/05, 18/2/2009, § 203).

Tutuklama kararlarının gerekçesiz olduğu ya da formül gerekçeler içerdiği şikâyetiyle ilgili olarak Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurular, Anayasanın 19. maddesinin 7. fıkrası kapsamında değerlendirilmektedir. Anayasanın 19. maddesi, AİHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiş olan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının Anayasadaki karşılığını oluşturmaktadır.

Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:

“Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.

Bu hükümde, bir ceza soruşturması kapsamında tutuklanan kişilerin, yargılamanın makul sürede bitirilmesini ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarına sahip olduğu güvence altına alınmıştır. Bu güvencenin ihlal edilip edilmediğinin değerlendirmesinde esas olarak, serbest bırakılma taleplerine ilişkin kararların gerekçelerine bakılmalı ve tutuklu bulunan kişiler tarafından yapılan tutukluluğa itiraz başvurularında sunulan belgeler çerçevesinde kararların yeterince gerekçelendirilmiş olup olmadığı göz önüne alınmalıdır.

AYM, makul süreyle ilgili bir denetim yaparken kararların yeterince gerekçelendirilmiş olup olmadığını göz önünde bulundurmaktadır.

Bir kişinin gerekçeden tamamen yoksun bir yargı kararıyla tutuklanması ve tutukluluğun uzatılması kabul edilemez. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz: Nakhmanovich/Rusya, B. No:55669/00, 2.3.2006, §70; Belevitskiy/Rusya, B. No: 72967/01, 1.3.2007, § 9) Bununla beraber tutukluluğu meşru kılan gerekçeler gösterilerek bir zanlı ya sanığın tutuklanmasının keyfi olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak aşırı derecede kısa gerekçelerle ve hiçbir yasal hüküm gösterilmeden tutuklama kararı vermek ya da tutukluluğu devam ettirmek bu çerçevede değerlendirilmemelidir. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz: Mooren/Almanya [BD], B. No: 11364/03, 9.7.2009, §79)

AYM, tutukluluğun devamı ve tahliye talebinin reddi yönündeki kararın gerekçeli olması ile ilgili olarak Hanefi Avcı (B.No: 2013/2814, 18.6.2014 tarihli) kararında önemli tespitlerde bulunmuştur.

Söz konusu bireysel başvuruya konu olayda yerel mahkeme başvurucunun tahliye taleplerini; isnat olunan suçun mahiyeti, isnat edilen suçlara dair kuvvetli suç şüphelerini gösteren olguların var olması, isnat edilen suçların katalog suçlardan olması, tüm dosya kapsamındaki deliller değerlendirildiğinde mevcut delillerin kuvvetli suç şüphesinin varlığını göstermesi, tutuklulukta geçen makul süreyi aşan bir durumun bulunmaması, kaçma şüphesinin bulunması, daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbiri uygulanmasının dava konusu açısından yetersiz kalacağı şeklindeki gerekçelerle reddetmiştir.

            Bu karara karşı yapılan itiraz “tutukluluk halinin devamına dair kararın usul ve yasaya uygun olduğu” gerekçesiyle reddedilmiştir.

            Somut olayda, Derece Mahkemelerince verilen tutukluluğa itiraz ve itirazın reddine dair kararların gerekçeleri incelendiğinde, bu gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka uygunluğu ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olmadığı ve aynı hususların tekrarı niteliğinde olduğu görülmektedir. Somut olaydaki tutukluluk halinin devamına ilişkin bu gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu söylenemez. İlgili ve yeterli olmayan gerekçelere dayanılarak başvurucunun özgürlüğünden mahrum bırakıldığı dikkate alındığında söz konusu tutukluluk süresi makul olarak değerlendirilemez.

AYM yukarıda açıklanan nedenlerle, “tutukluluk süresinin makul olmadığı ve tahliye taleplerinin formül gerekçelerle reddedildiği” yönündeki şikâyetinin Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir. (Hanefi Avcı, §85) (Benzer yönde bkz. AYM, Firas ve Hebat Aslan,B.No:2012/1158, 21.11.2013 tarihli karar)

AYM’nin yerleşik içtihatlarında vurgulandığı üzere, yakalama veya tutuklama anındaki delil düzeyi ile ilerleyen aşamalarda kişinin suçla itham edilebilmesi, tutukluluk halinin devamın ve nihayet mahkûmiyeti için gerekli delil düzeyi aynı değildir. Başka bir ifadeyle, suç isnadına esas teşkil edecek şüpheye dayanak oluşturan olgu ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarında tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir (Mustafa Ali Balbay, §73).

Mahkûmiyetin hangi temelde yapıldığının derece mahkemelerince yeterince gerekçelendirilmemesi bir diğer görünüm biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

AYM konuyla ilgili Billur Güzide Balyemez ve Recai Alper Tunga, B. No:2014/5909, 25.3.2015 tarihli kararında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

Başvuru, olaylar ve deliller birbiriyle ilişkilendirilmeden yetersiz gerekçelerle mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

İlke olarak mahkeme kararlarının gerekçeli olması, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Derece mahkemeleri, dava konusu maddi olay ve olguların kanıtlanmasını, delillerin değerlendirilmesini, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasını, uyuşmazlıkla ilgili vardığı sonucu, sonuca varılmasında kullandığı takdir yetkisinin sebeplerini makul bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Makul bir biçimde gerekçe gösterilmesi ve bu gerekçelerin oluşturulmasında açıkça bir keyfilik görüntüsünün olmaması hâlinde adil yargılanma hakkının ihlalinden söz edilemez (Bkz. B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 23).

Makul gerekçe; davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur (Bkz. B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24).

Başvuruya konu yargılamada, başvuruculara isnat edilen eylemler, başvurucuların araştırılmasını talep ettikleri konular ve İlk Derece Mahkemesinin mahkûmiyet hükmünü bina ettiği hususlar dikkate alındığında, başvurucuların inceleme taleplerinin neden karşılanmadığının ve bazı suçlamalar bakımından ise hangi temelde mahkûm edildiklerinin, Derece Mahkemelerince yeterince gerekçelendirilmediği anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. AYM, Billur Güzide Balyemez ve Recai Alper Tunga, B. No:2014/5909, 25.3.2015 tarihli kararı)

 “Kaçma Şüphesinin” Gerekçelerde Çok Sık Kullanılması Durumu

Tutuklu dosyalar üzerinde yapılan bir araştırmada 291 dosyada, kaçma şüphesinin dayandığı eylem ve olayların açıklanmadığı dosya sayısı 265 tir. Sadece bu durum, tutuklama kararlarının ne kadar gerekçesiz olabildiğini açıkça göstermektedir(2).

Sanığa yöneltilen suçlamanın ağır bir cezayı gerektirmesi de kaçma ihtimalinin değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulacak bir unsur ise de AİHM içtihatlarında bu husus tek başına tutukluluğun devamını haklı gösteren bir gerekçe olarak kabul edilmemektedir.( Mansur/ Türkiye Kararı, 8 Haziran 1995. B. No:319-B. §51-53.)

Kaçma şüphesinin varlığını hâkim takdir ederken somut olayın özelliklerini göz önünde bulundurmalıdır. Sanığın suçu işledikten sonra saklanmak maksadı ile ikametgâhını değiştirmesi, kolluk kuvvetlerinin suç mahalline ulaştığı sırada sanığın kaçarken yakalanması, yine sanığın yurt dışına çıkmak için pasaport başvurusu yapması, kaçma şüphesinin varlığına delalet eden somut olgulardır. Hâkim, eğer “kaçma şüphesi” nedeniyle tutukluluğun devamına dair bir karar verecekse bu ve benzeri gibi somut olguları kararında belirtmesi yerinde olacaktır. Kaçma şüphesi bu nedenle soyut değil, bizatihi kendisi somut bir durumu ortaya koymaktadır. Kaçma şüphesi, olgularla ve delillerle ve özellikle kişiselleştirme ile açıklanmadığı müddetçe ortada bir gerekçe eksikliğine işaret eder. Yine matbu ifadeler yahut kanun metninin tekrarına yönelik açıklamalar da gerekçe yokluğunu gösteren hususlardır(3).

Sonuç ve Değerlendirme

AYM tarafından gerekçeli karar hakkı adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmekle beraber tutukluluk ile ilgili durumlarda kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kapsamında ele alınmaktadır. Tutukluluk halinde gerekçeli karar hakkının birçok görünümü olmakla beraber en çok karşılaşılan durumlar;

  • Mahkûmiyetin hangi temelde yapıldığının derece mahkemelerince yeterince gerekçelendirilmemesi,

  • Tutukluluğun devamı ve tahliye talebinin reddi yönündeki kararın gerekçeli olmaması veya formül (matbu) gerekçeler içermesi,

  • Uzayan tutuklulukta artan şüphe kuralına yer verildiğinin gerekçelendirilmemesi, bazı sanıkların durumlarından hareketle genelleme yapılarak diğerlerinin de aynı davranışta bulunabileceğini varsaymak, kişiselleştirmeyi yapmamak,

  • Tutuklunun inceleme taleplerinin neden karşılanmadığının, olayların ve delillerin birbirleriyle ilişkilendirilerek “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkeleri kapsamında değerlendirilmediği,

  • Kaçma şüphesinin var olduğuna ilişkin değerlendirmenin olayın oluş şekli ve kişinin şahsi durumuyla bağlantı kurulmaksızın yapılması,

şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Tutuklulukta Anayasa Mahkemesi nezdinde Bireysel Başvuru yolunun usul ve esaslarının değerlendirildiği yazı dizisinin sonuncusunu okudunuz. Umarım bilgilendirici ve yönlendirici bir çalışma olmuştur. Görüş ve önerilerinizi hem aşağıda yer alan yorum butonundan hem de sosyal medya hesaplarından dile getirebilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…

ALİ ATAY

Kaynakça:

  • AİHS: Erişim http://www.danistay.gov.tr/upload/avrupainsanhaklarisozlesmesi.pdf
  • BAYRAKTAR, Köksal; “Ceza Yargılamasının Bitmeyen Derdi Tutuklama” Güncel Hukuk, Ocak 2014/1-121, Aylık Hukuk Dergisi, s.7
  • Turan, Dr. Hüseyin; Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kapsamındaki Kararları Işığında Tutuklamada Gerekçe, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Y.6, S.21, Nisan 2015, s.395)

Bilgi paylaştıkça çoğalan bir hazinedir

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Follow

Get the latest posts delivered to your mailbox: